ATATÜRK' ÜN AYRILMADIĞI İLKELERİ
 

  Atatürkçülük ilkelerini "Temel İlkeler" ve "Bütünleyici İlkeler" olmak üzere iki grupta değerlendirmekteyiz.

        "Temel İlkeler":

1. Cumhuriyetçilik,
2. Milliyetçilik,
3. Halkçılık,
4. Devletçilik,
5. Laiklik
6. İnkılapçılıktır.

        "Bütünleyici Ilkeler" ise:

1. Milli egemenlik,
2. Tam bağımsızlık,
3. Milli birlik ve beraberlik,
4. Yurtta sulh, cihanda sulh,
5. Çağdaşlaşma,
6. Bilimsellik ve akılcılık,
7. İnsan ve insanlık sevgisidir.

1. CUMHURİYETÇİLİK:

        Cumhuriyetçilik: Cumhuriyetçilik unsuru veya prensibi de bir taraftan milli mücadele devresinde ihaneti ortaya çıkan monarşik rejime karşı yüklü bir tepkinin ifadesi, diğer yönden halkçılık esasına dayanan demokratik rejimin tabii neticesi niteliği ile kabul edilmiş bulunan bir prensiptir. Atatürk Cumhuriyet idaresini milli mizacımıza en uygun düşen bir idare şekli görmekte idi. Çünkü Cumhuriyet idaresinin milletle devlet arasında bir kaynaşmayı sağlıyacağına inanmakta idi .

        Atatürk'ün daha milli mücadelenin ilk yıllarında Büyük Millet Meclısi'nin manevi kişiliğinde fiilen sembolleştirdiği ve 1923'de gerçekleştirdiği Cumhuriyetçilik birinci ve ikinci cumhuriyet anayasalarımızda değişmez ve değişmesi teklif dahi edilemez bir anayasa müessesesi olarak hukuki ve siyasi yerini almış bulunmaktadır. Kendi sözleri ile Cumhuriyetçiliğin tanımı şöyledir:

        a) Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. (1924)

        b) Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)

        c) Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir... (1925)

        d) Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilatımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki, onun adı Cumhuriyet'tir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925)

2. MİLLİYETÇİLİK:

        Atatürk dünya görüşünün radikal batıcılığı bazılarına milliyetçiliğe aykırı gibi görünmüştür. Bu kanaat, batıcılığın milli özelliklerimizi ve kişiliğimizi yok edeceği zannından doğmuştur. Halbuki böyle bir anlayış hatalıdır. Zira milliyetçilik Batı medeniyetinin tabii bir anlayış unsurudur. Milletin ırki ve biyolojik bir realite olmaktan ziyade tarihi, sosyolojik ve manevi bir realite olarak kabul edilmesi Batının anladığı manadaki milliyetçiliğin temelidir. Zira ırk, din ve dil itibariyle aralarında ortaklık ve yakınlık bulunan Batı toplumlarının bağımsız birer millet olarak ortaya çıkmaları milletin daha ziyade tarihi ve sosyolojik bir gerçek almasındandır. XIX. asırda Avrupada başlayan ve ikinci dünya savaşından sonra bütün dünyaya yayılan milliyetçilik hareketleri böyle bir anlayışa dayanmaktdır.

        İşte Atatürk'ün milliyetçiliği de bu manada bir milliyetçiliktir. Ve bu manası ile Batı medeniyetini som bir bütün olarak kabul etmeğe elverişli bir milliyetciliktir. Başka bir deyimle, Batı medeniyeti ile zenginleşen, sentezleşen ve kuvvetlenen bir milliyetçiliktir. Bu itibarla Atatürk kelimenin en medeni, en doğru manası ile milliyetçidir. Türk halkını Batı medeniyet ailesinin bağımsız bir ferdi yapmak isteyen bir milliyetçidir. Onun bu manadaki milliyetçiliğinin delili, Türk tarihinin Anadolu'daki derin köklerine bağlanması için yaptığı çalışmalar ve Türk milletinin medeni milletler arasında bağımsız ve şerefli bir millet olarak yaşaması için yaptığı ve yarattığı milli mücadele savaşı şaheseridir. Hulftsa olarak diyebiliriz ki, Atatürk'ün milliyetçiliğinde Türk Milleti'nin mutlak surette bağımsızlığı ve Batı kültürü ve medeniyeti seviyesine ulaşması ülküsü ağırlık noktasını teşkil eder.

        Diğer taraftan Atatürk'ün milliyetçiliği onun dünya görüşüne hakim olan realizmin damgasın da kuvvetle taşımaktadır. O Osmanlı zihniyetinin ümmetçi hayalperestliğinin eseri olan pan-islamizmi (müslüman birliği) şiddetle ret etiği gibi, İkinci Meşrutiyet devrinde savunulan ve tarihi gerçeklere aykırı olan pan-turanizme yani ırk birliğine dayanan fanatik türkçülüğü de doğru bulmamıştır. Bu itibarla Atatürkçü dünya görüşünün milliyetçiliği başka milletlerin varlığına saygı gösteren ve kendi milletine kayıtsız şartsız saygı isteyen insaniyetçi bir milliyetçiliktir. Zira Osmanlı İmparatorluğunun gerilemesinden sonraki acı tecrübelerden ve istiklal savaşının Çetin mücadelelerinden doğmuştur. Bunun için Atatürk milliyetçiliğinin bayrağı Misak-ı milli temeline oturan tam bağımsızlıktır.

        Atatürk'ün bu milliyetçilik anlayışlı aşağıdaki 1919 ile 1921 arasında söylediği sözleri yeteri derecede açıklıyor: "Bize milliyet perver derler. Fakat biz öyle milliyetperveriz ki bizimle iş birliği edecek bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların bütün milliyetlerinln icabını tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz her halde bencil ve mağrur bir milliyetperverlik değildir..."

        "Biz milli smırlarımız içinde hür ve bağımsız yaşamaktan başka bir şey istemiyoruz. Biz Avrupainın diğer memleketlerinden esirgenmeyen haklarımıza tecavüz edilmemesini istiyoruz...» «Bütün cihanın bilmesi lazımdır ki, Türkiye halkı, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun hükümeti uşak muamelesine tahamül edemez. Her medeni millet ve hükümet gibi varlığının, hürriyet ve bağımsızlığının tanınmasını istemekte katiyen ısrar etmektedir. Bütün davası bundan ibarettir. Biz cenkçi değiliz, banşcıyız." "Türk'ün haysiyet ve izzet,-i nefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür, böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun evladır. Binaenaleyh ya İstiklal ya ölüm!"

        Atatürk'ün 1933 de söylediği şu sözler, yukarıda işaret edildiği gibi, onu milletçiliğinin ne kadar insaniyetçi olduğunu ve mazlum milletlere nasıl örnek olduğunu pek güzel göstermektedir.

        "Şarktan doğacak olan güneşe bakınız. Bugünün ağardığmı nasıl görüyorsam, uzaktan bütün şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklal ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardaş millet vardır. Onların yeniden doğuşu şüphesiz ki terakkiye ve refaha doğru vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere, bütün manilere rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istiklale ulaşacaklardır.

        Müstemlekecilik ve emperyalizm yer yüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiç bir renk ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve is birliği çağı hakim olacaktır.

        Size bu sözleri söyleyen Cumhur Reisi değil, sadece Türk milletinin bir ferdi olarak, Mustafa Kemal' dir. Bu hususa bilhassa dikkatinizi çekerim."

3. HALKÇILIK:

        Bu unsur da Atatürk batıcılığının tabii bir neticesidir. Zira Batı medeniyeti halka dayanan, halkı kendi kaderine sahip kılma hedefini güden bir medeniyettir Atatürk evvela bu sebeple ve sonra Türk halkının ve bu halkın ezici çoğunluğu olan Türk köylüsünün ne halde olduğunu iyi bildiği için halkçı idi. Onun halkçılığı bir insan olması sebebiyle yalnız hissi bir halkçılık değil, halkı sosyal, siyasi ve iktisadi bir sistemin temeli bilen akli ve mantıki bir hakçılıktı.

        Bu nitelikteki halkçılığın Atatürk tarafından millet egemenliğinin ve milli bağımsızlığın siyasi temeli yapıldığını, milli mücadelenin daha ilk yıllarında memleketin içinde bulunduğu şartların, ölüm kalım savaşının baskısı altında açık ve kuvvetli bir şekilde ortaya atıldığını görüyoruz. Gerçekten Mustafa Kemal Paşa Büyük Millet Meclisi'ne 13 Eylül 1337 (1920) de yeni bir Anayasa Tasarısının gerekcesi olarak sunduğu hükümet programında "Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin gayesirıin halka dayanan bir hükümet kurmak, halkı emperyalist ve kapitalist düşmanlardan kurtarmak, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanan bir idare sistemini gerçekleştirmek olduğunu" ifade etmekte idi. Bu o günün tarihi şartlarının derin izlerini taşıyan bir "halkçılık programı" idi. Bu programda ifadesini bulan halkçılık milli mücadele devrinin ihtilalci Anayasası olan 1921 Anayasası'nın birinci maddesi ile egemenliğin kaynağının halk olduğunu açıklayan bir anayasa prensibi niteliğini almıştır. Zira bu madde "hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır" demekte idi.

        Atatürk'ün siyasi nitelikteki bu halkçılığı yanında bir de sosyal ve iktisadi nitelikte halkçılık prensibi vardı. "Her şey halk için ve halkla beraber" manasına gelen bu ikinci halkçılık anlayışına göre, halk millet ve devlet birliğini ve bütünlüğünü meydana getiren sınıfsız, imtiyazsız bir topluluktur. Bu topluluk içinde bir taraftan çeşitli grupların karşılıklı menfaatleri, öte yandan toplumun bütünü ile kişilerin hakları devlet tarafından ayarlanır ev ahenkleştirilir. Kişilerin ve toplumun refahı, mutluluğu aynı zamanda gözönünde tutulur. Görülüyor ki, böyle bir hakçılık Marxizmin önüne geçilmez olduğunu iddia ettiği ve kamçıladığı sınıf bilincini, sınıf menfaatini, sınıflar arası çatışmayı reddeden, kişilerin ve grupların milli birlik ve bütünlük içinde kaynaşarak yaşamasını ve yükselmesini hedef tutan, devlete bu hedefe ulaşmada yardımcı olma görevini yükleyen bir halkçılıktır. Atatürk'ün medeniyetçilik ve demokrasi anlayışının temelinde yatan bu realist halkçılıktır. Atatürk'ün 17 şubat - 4 Mart 1923'de toplattığı meşhur İzmir İktisat Kongresinde yaptığı açık konuşmasında açıkladığı sosyal-ekonomik düşünceler açıkça böyle bir halkcılığa dayanan liberal bir görüş olarak, marxist dünya görüşüne kesinlikle karşıdır.

        Atatürk'ün halkçılığının başka bir anlamı da eğitim ve kültür de halkı yetiştirmektir. Atatürk'ün eğitim ve kültür alanında gerçekleştirdiği hedef budur.

4. DEVLETÇİLİK:

        Devletçilik unsuru da, halkçılık gibi, Türkiye gerçeklerine dayanan ve bu gerçekleri Batı'nın ilmi ve tekniğinden uygulamalarından alınan ilhamlarla Türk Toplumu'nun refah ve uygarlık seviyesine yükseltecek şekilde değiştirme hedef ini güden bir prensiptir. 0 halde Atatürk için delvetçilik milliyetçiliğin, halkçılığın ve tam bağımsızlığın gerçekleşme şartı ve garantisidir.

        Atatürk, 1923 de İzmir İktisat Kongresinde yaptığı açış konuşmasında milletlerin hayatında ekonominin büyük önemini şöyle belirtmiştir: " Tarih, milletlerin yükselmesinin ve çöküşünün sebeplerini ararken bir çok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmakta ve saymaktadır. Şüphe yok ki bütün bu sebepler sosyal olaylarda etki yapar. Fakat bir milletin doğrudan doğruya hayatıyla, yükselmesiyle, çöküşü ile ilgi ve ilişkisi olan milletin ekonomisidir. Tarihin ve tecrübenin tespit ettiği bu hakikat, bizim milli hayatımızda ve milli tarihnızde tamamen görünmektedir. Hakikaten Türk tarihi tetkik olunursa bütün yükselis ve gerileme sebeplerinin bu iktisat meselesinden başka bir şey olmadığı anlaşılır... Yeni Türkiyemizi layik olduğu mertebeye yükseltebilmek için her halde ekonomiye birinci dercede önem vermek mecburiyetindeyiz. Zira siyasi, askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun iktisadi başarılarla tamamlanmazlarsa kazanılan zaferler devam edemez, az zamanda söner. Bu itibarla en kuvetli ve parlak zaferimizin verebildiği ve daha verebileceği faydalı meyveleri tespit için ekonomimizin ve ekonomik hakimiyetimizin sağlanması, kuvvetlendirilmesi ve genşletilmesi lazımdır."

        Atatürk bir konuşmasında ekonominin millet hayatı için önemini açıkladıktan sonra insan gücüne ve sermayeye olan ihtiyacımızın büyüklüğünü belirterek şöyle devam ediyor: "Binaenaleyh kanunlarımıza riayekar olmak şartiyle yabancı sermayelere lazım gelen teminatı vermeğe her zaman hazırız ve arzuya değer ki, onların serveti çalışmamıza ve servetimize eklensin. Bizim için ve onlar için faydalı neticeler versin, fakat eskisi gibi değil. Gerçekten geçmişte ve özellikle Tanzimat Devrinden sonra yabancı sermaye memlekette müstesna bir mevkie sahip oldu. Ve ilmi manasıyla denebilir ki, Devlet ve hükümet yabancı sermayesinin jandarmalığından başka birşey yapmamıştır. Artık her medeni devlet gibi, yeni Türkiye de buna razı olamaz. Burası esir ülkesi yapılamaz."

        Atatürk, bilhassa o günlerin ekonomik şartları içinde Türk ekonomisini yabancı sermayeye açık tutarken, Osmanlı Devletinin yarı sömürge durumundan büyük ızdırap duymuş, ve bu itibarla, milli bağımsızlığın ekonomik bağımsızlığa dayanması gereğine inanmış bir lider olarak bu konuda elbette çok hassastır ve yaratılmasını istediği milli ekonomi de esas olan milli güç kadar milli sermayedir.

        Fakat hedefe hızla ulaşmanın çaresi milli kalkınmada ve sanayileşmede devletin öncü ve yardımcı olmasıdır. Bu sebeple Atatürkçülüğün ana prensiplerinden biri de, gayet tabii olarak, devletçiliktir.

        Atatürk'ün anladığı Devletçilik "Bütün üretim ve dağıtım vasıtalarmı fertlerden alarak milleti büsbütün başka esaslar dahilinde düzene sokmak gayesini güden, husus ve ferdi iktisadi teşebbüs ve faaliyetlere meydan bırakmıyan sosyalizm prensibine dayanan kollektivizm, komünizm gibi bir prensip değildir."

        "Bizim takip ettiğimiz devletçilik, diyor Atatürk, ferdi mesai ve faaliyeti esas tutmakla beraber mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha, memleketi memurluğa eriştirmek için milletin umumi ve yüksek menfaatlerinin icab ettirdiği işlerde - bilhassa iktisadi sahada - devleti fiilen alakadar etmektedir."

        C.H.P. nin 10 Kurultayında tesbit edilen parti programı devletçilik prensibine Atatürk tarafından verilen bu manaya sadık kalarak prensibin esaslarını göstermektedir. Programın 5. maddesine göre C.H.P. nin devletçiliği "milli tarihimizin zaruretlerine, memleketi iktisaden süratle kalkındırmak ihtiyacına ve milletimizin yaşama şartlarının sosyal adalet ve sosyal güvenlik içinde ytikseltilmesi lüzumuna dayanan içtimai ve iktisadi bir prensiptir. Bu esastan hareket edilerek ana harb sanayii, ağır harb sanayii büyük enerji santraller!, büyük sulama, göl ve batakhkları kurutma gibi büyük bayındırlık işleri, stretejik madenlerle miktarı ve çeşidi itibariyle inhisar mahiyetindeki madenler ve maden kömürü işletmeleri, kamu hizmetleri ile ilgli ulaştırma ve P.T.T. işleri, Petrol işletmesi (şahsi teşebbüsle ortaklık caizdir.) yalnız devlete bırakılır ve bunların dışındaki bütün işler özel teşebbüse aittir. Ve devlet özel teşebbüsün tam güvenlik ve hürriyet içinde çalışmasını sağlıyacak tedbirleri almakla görevlidir. Yalnız şu varki devlet özel teşebbüsün başarmaya imkan bulamadığı veya yeter derecede başaramadığı veya hiç girişmediği teşebbüslerin milli ekonomimiz ve sosyal şartlarımız bakımından elzem olanlarını özel teşebbüs bu sahalarda çalışmaya muktedir oluncaya kadar kurup işlemekle görevlidir. Devlet özel teşebbüslerle devlet teşebbüslerinin eşit şartlar içinde ve planlı bir şekilde kurulup çalışmalarını kanun, tüzük ve kararlarla sağlamakla da görevlidir.»

        Görülüyor ki, bu devletcilik karma ve güdümlü ekonomi sisteminin anladığı manada ve Türkiye'de adeta gelenekleşmiş olan ve 1961 Anayasası tarafından sürdürülen bir devletçiliktir.

        O halde bu devletçilik sosyal adaletçi, ve sadece pratik hedefli, Türkiye'nin özel şartlarını gözönünde bulunduran doğmatik değil, realist olan ve özel tesebbüse ağırlık veren bir devletçiliktir. Refah devleti telakkisine uygun bir devletçiliktir.

        Bu münasebetle Atatürk'ün marksizm veya komünizm hakkındaki bazı düşüncelerini belirtmekte fayda vardır:

        Atatürk 1936 da, yukarı da izah ettiğimiz devletçilik ilkesinin yanlış anlamaya yol açmaması için, şu açıklamayı yapmıştı: «Türkiye'nin tatbik ettiği devletçilik XIX. asırdan beri sosyalizm nazariyelerinin ileri sürdüğü fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin hususi teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak memleket ekonomisini devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti devleti, Türkiye vatanında asırlardan beri ferdi ve hususi teşebbüslerle yapılmış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve görüldüğü gibi kısa bir zamanda yapmaya muvaff ak oldu. Bizim takip ettiğimiz bu yoi, gördüldüğü gibi, liberallzmden başka bir yol değildir».

        Atatürk Bolşeviklerle sıkı ilişkilerin kurulduğu ve, politikacı aydmlar arasında, bir kaç kişi de olsa, komünist rejimi sempati ile karşılayanların bulunduğu Milli Mücadele yıllarında Marxizme karşı olduğunu her vesileyle ifade etmiştir.

        Mustafa Kemal Paşa'nın "Komünizm ile Rus dostluğu arasında bir münasebet bulunup bulunmadığı" hakkında sorulan bir soruya, o günlerin bilinen şartlarına rağmen, verdiği şu açık cevap dikkate değer: "Komünizm içtimai bir meseledir. Mernleketimizin hali, memleketimizin içtimai şartları, dini ve milli ananelerinin kuvveti Rusya'daki komünizmin bizce tatbikine müsait olmadığı kanaatini teyit eder bir mahiyettedir.. Binaenaleyh bizim Ruslarla olan ilişki ve antlaşmalarımız ancak müstakil iki devletin ittifak ve ittihat esasları ile alakadardır."

        Atatürk'ün komünizme şiddetle karşı olduğunu aşağıdaki düşünceleri de yeteri derecede açıklıkla göstermektedir. "Şurasını unutmamalı ki bu idare tarzı bir Bolşevik sistemi değildir. Çünkü biz ne Bolşevikiz ne de komünist, ne biri nede diğeri olamayız. Çünkü biz milliyetperver ve dinimize karşı hürmetkarız. Hülasa sekli hükümetimiz tam bir demokrat hükümettir ve lisammızda bu hükümet "Halk Hükümeti" diye yad edilir. Türkiye de Bolşevik olmayacaktır. Çünkü Türk hükümetinin ilk gayesi halka hüriyet ve saadet verme, askerlerimize olduğu kadar sivil halkımıza iyi bakmaktır."

        Atatürk'ün yukarıda belirttiğimiz liberal iktisadi görüşleri, kuvvetli milliyetçiliği, 1789 Büyük Fransız Devriminden eglen klasik siyasi telakkileri fikri ve mesleki formasionu ile Marxizme karşı olması kadar tabii bir şey yoktur. 1920 lerde, kısa bir süre sonra kendisi tarafından kapatılacak olan, "Türkiye Komünist fırkası" nın kurulmasına müsaade etmesi, komünist fikirleri kontrol altına almak ve Sovyetlere dost görünmek maksadını güden realist tedbirler idi. Atatürk'ün bağlandığı hüriyetçi dünya görüşü başka türlü olmasına asla imkan vermez.

5.LAİKLİK:

        Bu prensip akıcılığın ve ilimciliğin yani pozitivist olmanın tabii bir neticesidir. Akılın ve ilmin yürüteceği devlet işlerine dinin karışmaması lazımdır. Fakat Atatürk'ün laikliği bazılarının yanlış olarak anladıkları ve göstermek istedikleri gibi, din düşmanlığı değildir. Tersine dine ve dini inançlara saygı gösteren, saygıyı mümkün kılan laikliktir Bu laikliğin tek istediği şey din ile devletin birbirinden ayrılması, dinin ve dini inançların politikaya alet edilmemesidir. Nitekim Atatürk zamanında dini bayram günlerinin resmi tatil günleri olarak kabul edilmesi, Kuran'ın türkçeye çevrilmesi, camilerin ve din adamlarının devlet teşkilatı içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlı' ğının himaye ve gözetimi altına alınması dine saygılı bir laiklik anlayışını göstermektedir. Çünkü din saygıdeğer bir toplumsal müessesedir.

        Atatürk'ün dünya görüşündeki laiklik anlayışı dine politika alanını kesinlikle yasaklayan, onun toplum hayatındaki geriletici etkilerine mani olmak ve, aslında yalnız Allahla kulları arasındaki münasebetlerle ilgili olması sebebiyle, kişilerin vicdanındaki özel yerini almasını isteyen bir anlayıştır.

6. İNKILAPÇILIK (DEVRİMCİLİK):

        Atatürkçü dünya görüşünün bu unsuru ve Atatürk tarafından, ne de Halk Partisi'nin düşünce yönünü temsil edenler tarafından teorik bir görüş, bir doktrin olarak aydınlatılmış değildir. C.H.P. nin programında devrimcilik, "geri kalmış hayat düzeninin tasfiyesi ve yerine ileri medeniyet kurumlarının konması", "başarılan devrimleri ihtimamla korumak ve çağdaş medeniyet seviyesinin gerektirdiği hamleleri yapmak azmi" olarak tarif edilmiştir. Fakat bu tarif, göründüğü üzere, gayet yuvarlak ve oldukça müphem ise de, Atatürk'ün benimsediği realist ve prağmatik karakterdeki devrimcilik böyle olması gerekir. O halde devrimcilik Batıya yönelen bir dünya görüşünün gerçekleşmesinde daima uyanık ve hamleci olan bir davranış, yani Türk toplumunun tekamül çizgisi üzerinde hamleler yapma ve engelleri zorlama kudretine sahip bir iradecilik ve dinamizm demektir. Bu ise Atatürkçü dünya görüşünün ruh ve özünden, reformlarının mahiyetinden anlaşılmaktadır.

ilkeleri